Avrupa Ajansı AVA Avrupalı Türklerin Sesi

NEPALLİ SHERPALAR VE DAĞ KÖYLERİ

Avrupa

AVUKAT ŞADİYE ARSLAN, NEPAL’DE BULUNAN EVEREST DAĞININ 5800 METRE YÜKSEKLİĞİNDEKİ ANA KAMPINA OLAN YÜRÜYÜŞÜ

 

Hayatım boyunca dağlara karşı hep bir sevgim ve saygım olmuştur. Daha önce İskoçya ve Türkiye'de dağ yürüyüşleri yapmış ve Türkiye'deki Likya Dağ yolunu da yürümüştüm. Her zaman daha elim ayağım tutarken Nepal'e gidip Everest dağının 5800 metrede olan ana kampına gitmek istemişimdir. 

Aralık 2012'de bütün arkadaşlarım sıcak iklimlere giderken tatilleri için ben Everest Dağ'ının bulunduğu Nepal'e gitmeye ve 14 gün sürecek Everest ana kampına çıkış ve iniş yürüyüşüne katılmaya karar verdim. 

Seyahat acentasından Everest'e gidecek bir grup olduğunu öğrendikten sonra bu gruba dağcılığa olan merakım yüzünden katılmaya karar verdim. Everest Dağı, Tibet, Hindistan, Bangladeş ve Çin ile çevrili bir ülke olan Nepal'dedir. Everest'in bir yüzü Nepal'e diğer yüzü ise Tibet'e bakar. Ama Çin, Tibet'teki problemler yüzünden dağcılara pek izin vermediği için genelde Nepal tarafından Everest'e tırmanılır. 

DAĞCILAR ŞEHRİ KATMANDU:

Katar aktarmalı uçak ile aktarma zamanı da dahil 18 saatlik bir yolculuktan sonra Katmandu'ya varıldığında gördüğünüz her şey değişik. İnsanlarından tutun da giydiklerine, yediklerine ve sizi çevreleyen mimariye kadar. Katmandu, şehir olmasına rağmen ortalama olarak deniz seviyesinden yüksekliği 1400 metre civarında.

Birlikte seyahat edeceğim grupla ertesi gün buluşacaktık. Tek başına seyahat etmek paranoya seviyesini arttırıyor. Paranıza, pasaportunuza, kredi kartınıza ve güvenliğinize nasıl bakacağınızı, bir bayan olarak kendinizi nasıl koruyacağınızı bilinç altından tartıyorsunuz. İlk işim pasaportumu, kartlarımı ve paramın bir kısmını otelin kiraladığı kasalara koymak oldu.

Daha sonra otelin resepsiyonu gruptan Yeni Zelandalı bir dağcının orada olduğunu söyleyince kendimi tanıştırdım. John, başka bir grup üyesinin daha otelde olduğunu söyledi. Üçümüz birlikte daha sonra buluşup Katmandu'nun ana meydanı olan Durbar meydanına gittik ve hepimiz dağcılık ve yürüyüş hakkındaki tecrübelerimizden bahsedip gelecek 16 günde Everest'in ana kampına ulaşıp ulaşamayacağımızı konuşmaya başladık. Everest'in ana kampı için yolculuğa çıkan herkes de "acaba oraya ulaşabilir miyim" korkusu vardır sebebi ise hem fiziksel dayanıklılık ve hazırlık gerektirir ama aynı zamanda yüksek seviyede oksijenle vücudun nasıl savaşacağı endişesidir. 

MAYMUNLAR TAPINAĞI EFSANESİ:

Diğer adı Maymunlar Tapınağı olan Swayambhunath tepesine de çıktık. 2000 yıldan fazla bir geçmişe sahip olan bu eski tapınağın etrafı maymunlarla kaplı. Nepalliler ve dağcı turistler ziyaretçiler arasında. Maymunlardan biri elimdeki mısırı alacak kadar kurnaz ve cüretkardı. Bu dağın efsanesine göre tanrılardan biri dağı kılıcıyla delip suyu akıtınca bu tepenin başında bir nilüfer çiçeği doğar ve tapınak buraya kurulur. Bu tapınaklar hem mimarisi hem gelenekleri hem de Budist rahipleri yüzünden gerçekten görmeye değer. 

Katmandu'da kesinlikle sizi bir şey almanız için zorlamıyorlar ve yıllardır dağcılıktan bu şehirdeki çok sakin ve turistleri rahatsız etmeyen bir şekilde yaşamaya ve ticaret yapmaya alışmışlar. Everest ana kampına çıkmadan önce ihtiyaç listemizi gözden geçirdik ve eksik olanları Katmandu'da olan dükkanlardan aldık.

KORKUNÇ DAĞ UÇAĞI:

Ertesi gün grup lideri ve grupla buluşup akşama doğru yürümeye başlayacağımız yere yani Lukla'ya giden uçağa binmek üzere havaalanına gittik. 

Katmandu yüksekte olduğu için ve gideceğimiz yer de (Lukla) 2840 metrede olduğu için hava koşulları sık sık değişiyor, ya sis ya bulut ya da rüzgar yüzünden uçaklar kalkmıyor. Havaalanında 4 saat bekledik. Grup liderimiz bazen yolcuların 1 gün 2 gün havaalanında beklediğini söyledi. Bu dört saati, Everest'e ilk defa tırmanan Yeni Zelandalı Edmund Hillary'nin ilgiç ve sürükleyici anılarını okuyarak geçirdim. 

DAĞCININ TRAJEDİSİ:

Everest'e ilk tırmanan Yeni Zelandalı Edmund Hillary'nin eşi bu uçuşu yaparken uçağı düşüp ölmüştü. Korkularımı denetlemem gerekiyor diye düşünürken Edmund Hillary'nin eşi bu yolculuğu defalarca yapmıştı ve her seferinde korkmuştu ve yine bir gün burada havaalanı ve sağlık ocağı için çalışan kocasını görmeye gittiğinde kızıyla birlikte uçaktayken uçak düşmüş ve ölmüşlerdi. Bu trajedi efsane dağcıyı depresyone sürüklemiş ve kurtulması yıllar almıştı.

Zaten uçmaktan çok korkan bir insanım ve yıllarca uçmama rağmen bu korkumu atamadım ve uçmaktan hiç korkmayan insanların bu uçakta sapsarı olduğunu gördüm desem abartmış olmam. Korku ve heyecan dolu 45 dakikalık bir uçuştan sonra Lukla havaalanına vardık. Havaalanı derken Lukla'daki iniş alanına iltifat ettiğimi söylemek istiyorum. Bir dağın üzerine çizilmiş iki beyaz çizgi ve oraya inen hafif eski pervaneli uçak korkuma yardım etmedi. Bu havaalanının dünyanın en tehlikeli on havaalından biri olarak seçilmesinin sebebini anladım. Pistin uzunluğu 500 metre bile değil. 

KİM İLK DEFA ZİRVEYE VARDI:

Lukla havaalanı ilk defa 1953 yılında Everest'e tırmanan Yeni Zelandali Edmund Hillary katkıları ve kampanyası sayesinde kurulmuştu. Everest ilk defa Nepal kısmından Edmund Hillary ve Nepalli Tenzing Norgay tarafından tırmanılmıştı. Zamanında Everest'in tepesine hangisinin ilk adımının attığının tartışması vardı çünkü Nepal ve Yeni Zelanda arasında bu bir politik arena zafer yarışına dönüşmüştü. Fakat Norgay sonradan Edmund Hillary'nin ilk defa ayak bastığını ve kendisinin bir adım geride olduğunu söylemişti.

NEPALLİ SHERPALAR VE DAĞ KÖYLERİ:

Grup liderimiz sırt çantalarımızı taşıyacak olan Nepalli ekiple yani yerli Sherpalar'la bizi tanıştırdı. Benim sırt çantam 25 kg idi, günlük çantam ise 2 ile 5 kg arasında değişiyordu. Nepal'de dağcı turistler için yük taşıyan Nepalliler'e Sherpalar deniliyor. Sherpalar, kısa boylu ve çok kuvvetli dağ insanları. 

Lukla, dağ başında, benim çocukluğumda Dersim'den hatırladığım en yüksek yaylalar gibi yüksek ve rakımı 2840 metre. Nepal dağ köylerinde yaşayanlar geçimlerini ya turistlerin çantalarını taşıyarak veyahut da onlara yemek vererek ve evlerinde yatırarak sağlıyorlar. Hayvancılıkla da uğraşanlar var. Tarım kısıtlı, patates ve yeşil kabak yetişir. Güzel tombul, çekik gözlü, parlak siyah saçlı ve güneşten yanakları yanmış çocuklar görüyorum. 

Grup lideri bizi Sherpalar'la, yüklerimizi taşıyacak kişilerle tanıştırdı. 14 kişinin yükünü 5 kişi taşıyacaktı. Kalbimde bir burkulma oldu. Yılda sadece 3 – 4 ay çalışabiliyorlar her biri 70 – 80 kiloya kadar taşıyorlardı. Kendime bir not düştüm, bu yolculuğun sonunda bahşiş verirken çok cömert olmam gerektiğine dair. 

DAĞCI ÇORBASI, SARIMSAK ÇORBASI:

Grup lideri bizi yemek yiyeceğimiz Nepal çay evine götürdü. Çay evinde her çeşit yemek veriliyor. Bizim saç ekmekleri gibi ekmeklerinden tutun da noodle (ince makarna) çorbaları. Fakat burada dağcılara en çok tavsiye edilen yemek sarımsak çorbası. İçinde su, sarımsak. yağ ve baharatların olduğu bu çorbanın tırmanışta ve yüksek rakım etkilerinde yardım ettiği söyleniyor. Ben sarımsak çorbamı ve Nepal makarnamı yedikten sonra su şişemi suyla doldurup arıtma tabletini koydum ve malzemelerimi hazırlayarak yapacağımız yürüyüşe hazırlandım. Sherpalar bizden önce gidiyor. Sırf çantalarıyla çıktıkları için yemeklerini çabuk yiyip çıkıyorlar. Grup lideri 3 veya 4 saat sürecek olan bir yolculuktan sonra Phadking diye bir köye varacağımızı söylemişti. 190 metre rakımda farkedecektik. Organize turlarla gidildiğinde grup liderleri rakıma alıştırmaya çalışıyorlar ve bazı günler rakım kaydettirip sonra alçak rakıma indiriyorlar. 

GRUP PROFİLİ:

Grubumuzda değişik mesleklerden ve değişik ülkelerden ve değişik yaşlardan insanlar vardı. Yaş grubu 20 ile 55 idi. Grubun en yaşlısı olan Alman bayan daha sonra herkesin papucunu dama attı çünkü hayatı boyunca dağcılık yapmış ve vücudunda bir gram bile yağ olmayan söğüt gibi bir bayandı. Çok aktif ve sportif görünen ve Yeni Zelanda ordusunda 8 yıl kalan deli dolu Derek'in papucunu bile dama atmıştı. Grup liderine Londra'da doktorun verdiği yükseklik haplarını almaya başlayayım mı diye sordum ve bana daha erken dedi. Lukla'dan yürümeye başladık. Ben ve Avusturalyalı iki genç kız grubun sonundaydık. Yürüyüş bitene kadar da sonunda kaldık diyebilirim. Kendimi tebrik ettim Londra'da iken yürüyüş botlarımı giyip ayaklarımı alıştırdığım için. Gruptaki bir bayan yeterince botlarını giymediğini ve botlarının rahat olmadığını söyledi. 

 

YÜKSEKLİĞİN VAHŞİ GÜZELLİĞİ:

Dağ yürüyüşünün ilk günü olmasına rağmen bu kadar yüksekte olmanın verdiği heyecan ve etrafta dağlar arasındaki ince tahta ve ip köprüler ve dolu dolu akan çağlayanlarla dünyanın ne kadar büyük olduğunu ve bizim tasalarımızın stresimizin ve vücudumuzun dünyada ne kadar küçük olduğunu, insanların yarattığı güzelliğin hiç bir zaman doğanın güzelliğine yetişemeyeceğini de düşündüm. Şehirlerin etrafımızdaki ve içimizdeki yer kavramını ne kadar daralttığını kaydetti beynim ve kalbim.

 

Yola çıkmadan önce Londra'dayken arkadaşlarımın "Londra soğuk ve sen daha soğuk bir yere gidiyorsun, ne derdin var saatlerce yürüyeceksin, Nepal'de ne var ki?" gibi sözlerini hatırladım. Bu sözleri tırmanırken ve yorulurken daha fazla hatırlıyordum ve seyahat firmasında fiziksel kapasitenin yanında neden 5 yıldız olduğunu ve kültür şokunun neden 4 yıldız olduğunu hatırladım. 

 

 

 

HAMALLIĞIN KURDUĞU KÖYLER:

Phakding köyüne vardığımızda oraya taşınan her şeyin ya insanların sırtında ya da helikopterle taşındığını farkedince oradaki insanlara olan saygım daha da arttı. Yolda giderken buzdolabını sırtında taşıyan (5 saatlik yol) insanlar gördüm. Budist dininin etkisinden midir, yoksa yaşadığı yerlerden midir, yoksa lüksten uzak kaldıkları için midir insanlarda güler yüz var ama herkesde var: Evlerinin önünde saçlarını yıkayanlardan, çocuklarının bitlerini ayıklayanlara kadar veya küçük tezgahlarda elde yaptıkları şapkaları satanlara kadar ve pıtır pıtır her taraftan yük taşıyan hamallara kadar. 

 

GRUBUN ARKASINDAYIM:

Grup yürüyüşte üç kısma bölündü yürüyüş hızına göre. Ben ve Avusturalyalı iki genç kızla grubun önünde olan kısım arasında 1.5 saatlik fark vardı. Öndeki kısımda 4 kişi korkunç bir hızla yürüyorlardı ve bir yıldır buna hazırlanıyorlarmış. Grup üçe ayrıldığı için üç ayrı rehber değişik kesimle birlikte yürüyordu. Hamallar önden gitmişti. Benim 5 kiloluk suyumun olduğu ve ekstra ceketimi koyduğum çanta bile zor gelmeye başladı. Bizim grup lideri taşıyabilir miyim dediğinde sıkılarak ve utanarak olabilir dedim ve çantamı aldı. 

 

ÜMİTSİZLİK:

Bir anda ümitsizliğe kapıldım eğer ilk günde, ilk 4 saatte böyle hissediyorsam ne olacaktı. Son 2 – 3 günde Everest'in ana kampına çıkan 11 saate varan yolculuğu nasıl yapacaktım. Grup lideri endişelenmememi ve herkesin kendi hızının olduğunu ve acele edenlerin genellikle bitiremediğini veya yorulduğunu söyledi. Acaba benim duymak istediklerimi mi söylüyordu? Aciz bir durumda olduğum için inanmayı tercih ettim. Grup lideri böyle yürüyüşlerde ilk 20 – 30 dk üşümeye hazır olmamız gerektiğini ve herkesin hemen hemen aynı hatayı yapıp fazlasıyla giysi aldığını söylüyordu. Herhalde çantamın ağırlığı için mesaj yolluyordu.

 

SON DUŞ:

Ben odamı Alman bayanla paylaşacaktım. Nepal çay evleri denilen pansiyonlarda elektrik ve televizyon olması beni şaşırttı. Köyde eğer extra para verirseniz internet de kullanabiliyordunuz. Bunun her köyde olmadığını yükseğe gittikçe daha da azalacağını ifade ettiler. Yemekten sonra grup lideri erken uyumamız gerektiğini ve yarın aşağı yukarı hıza göre 6 – 7 saatlik bir yürüyüşümüz olacağını (hızına göre söyledi herhalde bizi kastetti) ve Namche Bazaar diye bir yere gideceğimizi söyledi. 

 

 

 

3440 METREYE YOLCULUK:

Namche Bazaar 3440 metre yükseklikte kurulu. Sıcak duş alabilmek için son şansımızdı ve gece çıkıp bir yerde bir şeyler içebilecektik ve rakım farkı 830 metre olacaktı. Kendi kendime 9 km fazla olamaz, ben bunu daha önce çok kez yürüdüm derken 830 metre rakım farkını duyunca yürüyeceğimiz yolun kolay olmayacağını farkettim. Grubun başındakilerle bizim aramızdaki fark bu sefer utandırıcı 2.5 saatti. Ama olsun yine de günü bitirmiştik ve hedefe ulaşmıştık. Bu arada yükseklik haplarını da almaya başladım. Dağa tırmanırken fotoğraf çekme bahanesiyle sık sık mola alanlardan biriydim. Yürürken bazen hırs yapıp hedefi ve kendinizi düşündüğünüz için etrafınıza bakmadığınız olabiliyor ve etrafa bakıp o güzellikleri maviyi, yeşili, dağı ve dağların başındaki karı ve bütün olanaksızlıklara karşı savaş verip yeşeren ağaçları görünce bacaklarımın acısı biraz daha hafifliyordu. Grup liderinin 6 saat dediği yolu ben ve iki Avusturalyalı kız ve İsveçli çocuk 9.5 saatte başarabildik.

 

BUDİST KÖYLERİ:

Namche Bazaar köyünde North Face ve Bergaus gibi ünlü dağcılık malzemelerinin Çin taklitleri satılıyor. Köyün çoğu ya hamal olarak çalışıyor veya kafeterya işletiyor veya pansiyonlarda çalışıyor. Köy halkı, bu köye yol gelmesine çok karşı çünkü o zaman köydeki çoğu insan işini kaybedecek. Sadece bir güneş gözlüğü aldığımı ve bu güneş gözlüğü kırılırsa veya kaybolursa çok zor olacağını hatırlatan grup liderinin tavsiyesine uyarak ikinci bir güneş gözlüğü alıyorum. Yüksekte olduğunuz için gerçekten gözlerinizi korumanız gerekiyor çünkü güneş çok kuvvetli. Namche Bazaar, bu yokuşa kurulmuş ve renkli renkli boyanmış evlerle dolu ve köyün iki yamacında Budist manastırları var. Köyün etrafı donan çağlayanlarla çevrili. İlk defa Budistlerin dua dairesi veya tekeri dedikleri ibadet yerlerini görüyoruz ve manastırları da ziyaret ediyoruz.

 

YÜKSEKLİK HASTALIĞI:

Çay evinde Amerikalı bir genç bayanla konuşuyoruz ve bize yükseklik hastalığının kendisini vurduğunu ve grup liderlerinden birinin kendisini aşağıya getirdiğini ve grubun Everest ana kampına gidip geri inmesini beklediğini söyledi. Gününü köyü gezmekle ve kitap okumakla geçiriyordu. İçimi bir korku almadı desem yeriydi. Akşam da kaldığımız köyde son defa duş alacağımız için büyük bir kuyruk vardı. 

 

RAKIMA ALIŞMA GÜNLERİ:

Ertesi günü Namche Bazaar köyünde kalarak geçirdik fakat dinlenmek ve uzanmakla değil de üç saatlik bir yolculuk yapıp rakım farkı alıp geriye indik. Böyle günlere rakıma alışma veya bağdaşma günleri deniliyor. Öğleden sonra "In To Thin Air" adlı dağcılık faciası filmini seyrettik. Bu film büyük bir dağcılık faciasını anlatıyor. Kendi kendime neden dağa tırmanmaya giderken böyle şeyler seyrettiriyorlar dedim ve sonra da "Everest'in tepesine çıkmayacaksın zaten, ana kampına gidiyorsun, yapacağım bir yürümek" diye kendimi telkin etmeye çalıştım.

 

HERKES TETİKTE:

Bu arada gruptakileri tanımaya daha iyi vaktim olmaya başladı. İsviçreli borsacı herkesi uyutuyordu emelleriyle ve ne kadar para kazanacağıyla ve genç yaşına rağmen ne kadar başarılı olduğuyla. Bunları direkt söylemiyor cümleler arası veriyor ve o görmediği zaman dinleyenler gözlerini çeviriyorlardı. Yeni Zelandalı John ise gruptaki herkese moral vermeye çalışıyordu. Şu ana kadar yüksekliğin henüz negatif bir etkisini görmemiştim ve tetikteydim. Etrafta hemen hemen herkes vücudunu dinliyor diyebilirdim. Hapları aksatmadan alıyor ve grupta en son kesime kalmaya yavaş yavaş alışıyor ve her yürüyüşü bitirdiğimde bir haz alıyordum. Şunu da eklemeliyim ki grubun son kısmında artık üç kişi değildik, iki kişi daha katılmıştı. Bu beni daha iyi hissettiriyordu. 

 

370 METRE RAKIM FARKI:

Ertesi gün 3810 metreye çıkacaktık ve rakım olarak 370 metre farkedecekti ve Phortse Gaon diye bir köye gidecektik. Bu köy Everest dağının zirvesine profesyonel dağcılarla çıkan yerlilerle, yani Sherpalar'ın yaşadığı bir köy. Grup lideri hıza göre 6 – 7 km olacağını söyledi, 9 km olacaktı. İçimden bu benim ve arkadakiler herhalde 10 saattir dedim. Günün sonunda bu konuda doğru olduğumu farkettim. Her yürüyüşte bir dağ evinde durup yemek yediğimiz oluyordu. Genelde grubun arka kısmı vardığında ön kısmı yemeğini yiyip gitmişti. Tuvaletler çok iyi manzarası olan, fakat tuvalet kağıdınızı mutlaka yanınızda bulundurmanız gereken tuvaletlerdi (yani bulabileceğimiz gizli yerler). Bebek temizleme bezi yani ıslak bez herkesin yanında taşıdığı bir malzemeydi hem ellerinizi silmek için hem de duş alamadığınız için hijyen ihtiyaçlarının karşılandığı bir malzemeydi. 

 

İLK HASTAMIZ:

Bu yolculuğun sonunda Avusturalyalı 24 yaşındaki Daisy halsizlikten ve baş ağrısından şikayet etmeye başladı akşam da korkunç bir kusma krizine kapıldı. Yükseklik hastalığı grupta ilk defa onu vurmuştu. İki aydır arkadaşıyla dünyayı geziyordu. Elimizden geleni yapmaya çalışıyorduk fakat moral verecek sözlerden başka elimizden bir şey gelmiyordu. Grup lideri taşıdığı ik yardım çantasından bir şurup verdi ve aynı zamanda eğer geçmezse bir kaç saat sonra helikopter çağırıp aşağıya indirteceğini söyledi. 

 

 

 

HELİKOPTER VE HASTALAR:

Everest ana kampına gidenlerin hepsi sigorta yaptırır ve 1000 Dolar civarında olan helikopter ücreti banka kartlarından çekilip daha sonra sigortadan isteniliyor. Daisy o kadar üşüyor ve kusuyordu ki o gece kaldığımız yerin ana salonunda kuzeninin etrafında uyku tulumunun içinde uyudu. Arkadaşı Becky onunla kaldı 4-5 saat sonra kendisini daha iyi hissetmeye başladı ve sabah yürümeye devam edeceğini bildirdi. Grup lideri sık sık Daisy'nin nasıl olduğunu gece sormuş ve kendisine su vermiş ve tavsiyeler vermişti. Grup lideri Daisy'nin şanslı olduğunu söyledi.

 

LİDER BİLE HASTA OLDU!!

İnanmayacaksınız ama Dingboche (4410m) çıkarken grup liderimiz yükseklik hastalığına tutuldu. Tek bu eksikti! Şanslıydık çünkü diğer iki grup lideri tecrübelilerdi ve daha sonra ana grup lideri yollanıldı. Grup lideri tuvalet ihtiyacını gidermek için arkada kalmıştı ve sonra gelmedi ve cep telefonu ile diğer liderlere kendisini iyi hissetmediğini söyleyip Namche Bazaarına geri at kiralayıp gitmişti. Günler sonra kendisini görecektik ve Everest ana kampına başka liderle ulaştık. Grup liderimiz daha sonra bunu 10 yıldır yaptığını ve ilk defa böyle hissettiğini söyledi. Everest'in tepesine ilk defa tırmanan Sir Edmund Hillary yıllar sonra yükseklik hastalığına tutulmuş ve belli bir seviyeden yukarıya çıkmamıştı.

HER ŞEY DAHA ZOR:

Tırmandıkça ve gittikçe kaldığımız köylerdeki evler daha da basitleşiyordu. Tuvalete gitmek, diş fırçalamak, yatağa hazırlanmak, akşam hazırlanıp uyku tulumuna gitmek ve arada titreme süresini indirmek büyük bir askeri tatbikat planlaması gibi. Uyku tulumunun ucunu o kadar çok sıkıyordum ki kendimi boğacağımdan ve havası bırakacağımdan şüphelenmeye başladım. Geceleri bile iki şapka giyiyor ve eksi 21 derecede kendimizi sıcak tutmaya çalışıyorduk. Uyuduğumuz odalarda soba bile yoktu. 

OPERASYON GİBİ:

Gece kendimi yatağa hazırlama operasyonu şöyleydi: Uyku tulumunun içinde giyeceklerini hazırla çıkar. Hazırla ki aramak zorunda kalma. Sakın ama sakın dişini fırçalamayı unutma bir daha dışardaki avlu kısmına çıkmaya cesaret edemezsin çünkü çok soğuk. Kafana takacağın ve akşamları sayesinde yolunu bulduğun ışığı, uyku tulumunun içine koy, olur da akşam tuvalete gitmek ihtiyacın olursa ki ışığı aramayasın. Hem böylece piller de donmaz. Aynısını kamera ve telefonun için de yap. Hapını almayı unutma yoksa oksijen vurur. Eğer yorganlardan birini uyku tulumunun altına serersen o zaman soğuğu daha az hissedebilirsin ve uyku tulumunun üzerine bir yorgan ve polar ceketini serersen daha sıcak tutar. Önceden tableti suya koy ki suyu arıtsın yoksa akşam içecek suyun olmaz. Tüm bunlar kendime aldığım akli notlardı. Fakat her seferinde bir şey yanlış gidiyordu. Tecrübenin fiyatı olmadığı için yatağı yaparak daha bir otomatikleşmeye daha çabuk ve iyi bir şekilde uyku tulumuna hazırlanmaya başladım.

 

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.